Sanat tarihçileri, mağaralarda duvar resimlerinden başlayıp, MÖ. 40.000’li yıllara ait Wilendorf Venüs’ü ile devam ederler anlatmaya. Wilendorf Venüs’ü kireçtaşından yapılmış yumruk büyüklüğünde, koca göğüslü ve göbekli Ana Tanrıça figürüdür. Sonra Mısır Medeniyeti’nin frontal duruşlu heykelleri ve bunlardan etkilenen Yunan Sanatını anlatırlar. Bu anlatımlarda dikkati çeken insanın korkularından, güvensizliklerinden doğan inançlarının dışa vurumudur. Sanat Tarihi, Batı Kültürü’ nün oldu-bittisi ile Hıristiyan Kültüründen şekillenmeye başlar. Sanatçılar, tarih öncesinden başlayarak inançların hizmetinde olmuşlardır. Önceleri tapınak ya da kiliselerde, sonraları şatolarda hizmetli olarak çalışmışlardır. Onlar kuralların önceden belirlendiği bir düzen içinde sanat yapmaya çalışan zanaatkarlardır. Dini kuralların sert yaptırımları ile sadece yapı malzemesi ile çalışabiliyorlardı. Renkli taşların dizilimi ile mozaik, renkli camlardan vitray, yaş sıvaya boyanın yedirilmesi ile oluşan fresko teknikleriydi bunlar. Okuması yazması olmayanların anlayabilmeleri için konuların dini öyküleri anlatması zorunluydu. Çok iyi bilmelerine rağmen perspektif, gölgeleme ve yüzde ifade kullanamazlardı. Kutsal kişiler mutlaka merkezde olmalıydı ve diğerlerinden büyük yapılmak zorundaydılar. Ortaçağ şatoları inşa edilirken aristokratlar kendilerinde Tanrısallık ve güç göstermek istedikleri için aynı kuralları devam ettirdiler. Rönesans ile perspektif ve yüz ifadelerinde biraz daha rahatladılar. Fotoğraf makinesi henüz keşfedilmediği için bu makinenin yerini aldı sanatçılar. Önce inançların, sonrada aristokrasinin elinde sanat ve sanatçının tanımlanması pek mümkün değildi. Sanayi devrimi ile fotoğraf makinesinin icadından sonra sanat kavramı ve tanımı da değişti. Bu tanım için çok süslü sözler etmeye gerek yoktur. Sanat ve sanatçı özgürleşti diyelim kısaca.

1840 yılında Paris’te doğan Claude MONET sanatçının işsiz kaldığı bir dönemi yaşadı. Sanat ve sanatçının tekrar sorgulandığı bir ortamda buldu kendini. Kendi duygularını, düşüncelerini, bakışını özgürce ifade edebileceği alışılmış kuralların dışında bir şeyler deneyebileceği, kendi benliğini oluşturabileceği farklı bir yolun başındaydı. Claude MONET bir ‘Gün Doğumu’ tablosu yaptı. Bu tabloda, güneş doğarken, ışıklarının suda ve doğadaki her şeyde farklı yansıdığını, gün içinde de bu yansımanın sürekli değiştiğini söylüyordu. Claude MONET ve arkadaşlarının sanattaki bu ilerici hareket ile fotoğrafçı Nadar’ın stüdyosunda açtıkları sergi alay konusu oldu. Gazetecilerden biri alay ederek bu gruptan “İzlenimciler” diyerek bahsetti. İzlenimciler ya da Fransızca deyimi ile “Empresyonistler” isimleri oldu.

                     Monet’in Gün Doğumu Tablosu (Empresyon)     

Claude MONET, Paris’e 80 km. Uzaklıktaki Gverny Köy’ünde bahçeli bir ev alıp buraya yerleşti. 1926 yılında ölünceye kadar bu bahçe ile uğraştı. İçinde küçük göletlerin, nilüferlerin, şelale ve Japon bahçelerinin olduğu bu alanı geliştirdikçe resimlerini yaptı. Bahçeden görünümleri işlediği bu tabloların hiç bir zaman bitmediğini ve bitmeyeceğini söylüyordu. Bitmeyen tablolar yapan tek ressamdır Claude MONET. Bahçe sürekli, her an da değişir, gelişir, dönüşür, bozulur, düzelir. Her anın yansıması, her şeydedir. Ölümünden sonra kalan bu bitmemiş tablolarda bahçe yansır. Claude Monet’in Bahçesi, benliği ve tabloları bir bütündür artık.

                           Monet’in Bahçesi Tablolarından Biri

Bir sanat izleyicisi, Fransa’nın Gverny Köyün deki bu bahçeyi turistik olarak gezebileceği gibi, müzede bulunan eserlerini de “Monet’in Bahçe’si” adı altında görür.

Monet’in Bahçesi gerçekte Monet’in Benliğidir.

GÜLÜMSER ATILGAN https://www.arifatilgan.com HAZİRAN 2021