Bu yazıyı Arif’ten bekledim ama Yeldeğimeni’nin yaşamışlarını, anılarını, sokaklarını, kısacası bu semtin ruhunu ve hatta kitabını yazdı ama kendini anlatma mütevazılıği biliyorum ki buna izin vermedi, iş başa düştü…

Arif Atılgan 1948 doğumludur. Osmangazi, Kemal Atatürk Orta ve Atatürk Erkek Lisesi’ndeki başarılı eğitiminden sonra İTÜ Mimarlık fakültesinden mezun olarak mimar oldu. Mimarlar Odası Başkanlığı yaptı.

Uzunhafız sokağının yerlisidir ama bu semtin kitabını yazacak kadar semte hâkimdir. Araştırmacıdır, belgecidir ve projecidir.

Çoğumuzun tanıdığı kişileri tanır, çoğumuzun yaşadığı anıları taşır ama mesleğinden bile farklı olarak, kendisi için özel olan bu semte ayrı bir değer verir ve bunu ”Haydarpaşa” isimli kitabındaki bir paragrafta şöyle anlatır;

“Tarihçi değilim, yazar olduğumu da iddia edemem. (Burada yine mütevazı) Sadece kentlerin geçmişini araştırmaya meraklı bir mimarım. Ben burada yaşadım. Bugün, benim yaşadıklarımın bile buraların geçmiş yaşanmışlıklarının içerisine girdiğini görüyorum. ”

Yeldeğirmeni’nde 3 ay önce kendisi, ben ve sevgili Mesut Günsev’le bir Eski Yeldeğirmenliler sitesi açma düşüncemizi konuştuğumuz günün akşamı Arif siteyi açmıştı bile. Dolayısı ile Eski Yeldeğirmenliler sitesinin de kurucusudur ve burada çıkan fotoğraf ve anılara çok fazla değer vermektedir.

                                  Mesut Günsev, Arif Atılgan, Nadir Kalbinur

Arif Atılgan’ın Yeldeğirmeni kitabından başka Haydarpaşa ve Mimarlara mektuplar isimli 2 müthiş araştırma kitabı daha vardır ve Yeldeğirmeni isimli kitabının 3. Baskısını daha geniş kapsamlı bir şekilde bastırma çalışmaları içerisindedir.

                  Arif Atılgan ve Nadir Kalbinur                                                      

Arif Atılgan farklı sokaklarda otursak da semtten bizim çocukluk arkadaşımız. Sadece bu semtin bağrından çıkan adam gibi bir adam, bir mimar olduğundan değil, doğup büyüdüğü bu semte ilgisini esirgemediği için, semtin anılarına sahip çıkıp ölümsüzleştirdiği için ve ahde vefayı bu kadar güzel gerçekleştiği için, orada yaşamasak da, yüreğimizden atamadığımız o yaşanmış Yeldeğirmeni sevgisini yıllardır sempozyumlarla, sunuşlarla, icabında cebinden harcayıp, herkesi bir araya getirip, bu sevgiyi daima canlı tutmaya gayret ettiği için ONUNLA GURUR DUYUYORUZ.

NADİR KALBİNUR 11 MAYIS 2016 www.arifatilgan.com

NOT: Okumayanlar için Mimar Arif Atılgan’ın Yeldeğirmeni kitabının giriş bölümünde yazdıkları aşağıdadır. Keyifle okuyunuz:

Ben bu semtte büyüdüm. Burada geçen yıllarımdan dolayı kendimi çok şanslı sayıyorum. Bugün eski mahalle arkadaşlarımla sohbet edip o günleri andığımızda hepimizin mutluluktan gözlerinin parladığını görüyorum.

Sokaklarımız Arnavut kaldırımı tanımıyla bilinen tarzda taş döşenmişti. Bu sokaklar bizim doğal parkımızdı sanki. Oysa semtimizin yakınları çayırlarla doluydu. İbrahimağa, Çiftlik, Acıbadem gibi.

Eski evler iki tipti Yeldeğirmeni’nde. Denize bakan yamaçlarda daha çok yığma yapı taşıyıcı sistemiyle yapılmış apartmanlar, Ayrılık eşme mezarlığına doğru olan üst düzlükte ise genellikle iki katlı ahşap evler göze çarpardı. Bunların bazıları dışarıdan kâgir bina görünseler de aslında bağdadi denilen üstü sıva şeklinde inşa edilmişlerdi.

Her ailenin aşağı yukarı ekonomik seviyede olduğu bu orta halliler semti Yeldeğirmeni’nde komşuluk ilişkileri üst düzeyde idi.

Bugün kaç kişi bilir, yemeğin kokusu komşuya gitti diye mutfakta bir tabak komşu hakkı gönderme âdetini?

Hiç kimsenin evinde buzdolabı yoktu. Yiyecekler teldolabında saklanırdı. Turşu ve reçel yapılması ise gerçekten sebze, meyveleri uzun sürekli saklayabilmek içindi.

Yiyecek ve içeceklerin soğutulması ise bahçelerdeki kuyularda yapılırdı. Bir de Duatepe sokağındaki buzcudan kilo ile buz alınırdı. Buzcularda uzun dikdörtgen prizma şeklindeki buzlar talaşların içinde tutulur, testere ile kesilerek tartılır ve ipe bağlanarak satılırdı.

İp deyince aklıma geliveren.. O zamanlar pek bol olan uskumru balığından kurutularak yapılan çirozların, Balıkçı Halit’in dükkânında iplere dizilerek sergilendiğini unutmak mümkün mü?

Hiçbir evde telefon yoktu. Telefon, esnaflarda bile çok seyrek bulunurdu. Onlar da telefonu toptancıya sipariş vermek için kullanırlardı zaten.

Ama bütün semtte iletişim üst düzeyde sağlanıyordu. Her çeşit haber dükkânlardaki alışveriş esnasında yapılan sohbetlerle semtte en kısa sürede yayılabiliyordu.

Her sokağın köşe başını bekleyen delikanlılar vardı. Zaman zaman birbirleriyle kavga da etseler, dışarıda herkes birlik olur, birbirini tutardı. Büyüklerimiz ağabey, abla, amca, teyze gibiydi.

O yıllardan kalma bir karakter oluşmuştur bende. Kimseye kolay kolay ağabey, abla, diye hitap etmem. Hitap ediyorsam eğer, mutlaka karşımdaki kişi, tahsili ne olursa olsun, saygı duyduğum birisi olmalıdır.

Yedek subaylığım sırasında semtte bir ağabeyim, astsubay olduğu için bana selam vermeye kalkmıştı da, hemen anlamazlığa gelip, ”merhaba ağabey” demiştim.

Onlar ve o günler yok şimdi.

Semtimizde Türkler, Ermeniler, Yahudiler, Rumlar hep birlikte yaşar ve birbirimiz sever, sayardık.

Ne iyi arkadaşlarımız, ne iyi arkadaşlıklarımız vardı.

Semtin bir futbol takımı olduğu gibi, her sokağın da kendi takımı vardı. İşte bu durum futbol rekabetini semtten hiç eksik etmezdi.

Esnaf herkesi tanır, kime nasıl davranılacağını iyi bilirdi.

Semtin bir de kabadayısı vardı doğal olarak; Arap Kemal. Ama asla mafya babası değildi. Kabadayılık her semtte bulunan bir kişilikti o yıllarda ve bu iş bilekle olurdu. Kabadayı silah kullanmazdı.

Yaşı ilerleyince bileğin yerini saygı almıştı. O yine semtin kabadayısıydı. Zaten onlar da son kabadayıydılar.

Semtin kahveleri ayrı bir çeşniydi, her kesimin kahvehanesi ayrıydı. Ama bunların arasında eski Fenerbahçe’li Nedim’in kahvesi ayrıcalıklıydı herkes için. Hepimiz o bahçeli tek katlı binaya girebileceğimiz günü hayal ederdik, bir yandan büyürken.

Henüz flört, çıkma, arkadaş gibi tanımlar bulunmamıştı o zamanlar. Çok masum bir şekilde ”konuştuğum kız”, ”konuştuğum çocuk” denirdi. Ama asla kızlar erkeklere değil, erkekler kızlara konuşma teklif ederdi.

Semtte sıkıntılı günler de olmaz değildi. Örneğin her evin arka bahçesindeki kümeslere bazen gelincik, sansar gibi hayvanlar dadanır ve bu durum uzun süre sohbet konusu olurdu.

İşte böyle bir semtte büyürken, bugünkü sivil mimari merakım oluşmuş herhalde.

Büyüyüp de ”adam” olunca, küçüklüğümden hayran olduğum bu gizemli binaları araştırdım.

Bir tarih çıktı ortaya. Bu küçük semtin çok eski tarihi.. Mimarisiyle, insanıyla, yaşamıyla..

2005 ARİF ATILGAN