Mitolojik ve dinsel öykülerde cennet bahçesi ile sembolize edilen bizim benliğimizdir. Özel bir aura ile dolu olan benliğimizden bir cennet bahçesi yaratılacak, adına sevgi dediğimiz enerji ile de dayayıp döşenecektir. Bazen akıl ile duyguların, bazen de aydınlık ile karanlığın dengesindedir bu enerji. Topun yere vurduğu anla yukarı sıçradığı anda güllük gülistanlık bir bahçe olgunlaşırken, olgunlaşmanın da dikensiz gül bahçesi olmadığını fark edebilmektir. Her türlü nebatat, çiçek, ot veya ağaç bir duygu durumunun sembolüdür. Duyguların kullanımı da benliği bir bahçeye dönüştürür.

Ünlü düşünür Erich Fromm’un Sevme Sanatı adlı kitabını ilk okuduğumda on beş yaşında idim. O yaş için oldukça kapsamlı ve ağır sayılsa da dikkatlice anlamaya çalışmıştım. Bu tür duyguların kitaplardan öğrenilemeyeceğini, teorilerle tanımlanamayacağını anlayamayacak yaştaydım. Bir parça demir, bir parça pamuktan ağırdır dediğimde bunun hiçbir anlamının olmayacağını daha sonra öğrendim. Bir elime demir, diğer elime pamuğu alırsam aradaki duyguyu hissetmektir önemli olan. Bu yaşta kitabı çözmek için uğraştığıma göre varoluşun temelinin bu duygu olduğunu kavramış olmalıydım. Sevgiyi doğru bir şekilde tanımlayıp, yaşayabilmek varlık sebebiydi insanlığın. Zaman zaman, tekrar tekrar okuduklarımdan yaşanmışlıkları mı doğrulamaya çalışır gibiydim. Son okuyuşumda ise kitabın ismi beynimdeki tüm ışıkları yakıverdi. Sevme Sanatı idi adı. Sevgi olgusunu bir sanat olarak tanımlıyordu. Sanat ta benim işimdi neticede. En iyi bildiğim şeydi. İnişler ve çıkışlardan oluşmuş hayat olgusunun sanat ile özdeşleştirilmesi bilmeceyi kolayca çözüvermişti. Ele alınan sanat ister marangozluk, çiftçilik, ya da hekimlik, ister elitist görsel sanatlar veya sevme sanatı olsun belli ilkelerin oluşturulması gerekir.

Erıch Fromm bu ilkeleri saptayıp bir sıralamaya koysa da ben merkeze inancı yerleştiriyorum. Gerçekliği inandığın şey olarak tanımladığımdan olsa gerek. Bu inanç kendine, coşkuna, hayallerine olan inançla başlayıp, insana, doğaya, yaşama olan inançla devam edip anlatacaklarına olan inancınla biter. Çocuğa olan inancın eşitliğe, adalete, sevgiye dönüşmesi umudu gibi.. İnanç merkeze oturduktan sonra sırasıyla ilk önce cesaret gelir. Cesaret farklı, alışılmadık bir şeyler söyleyeceğin için gereklidir. Sistemin yerleşik kurallarına başkaldırı gerekeceği için bunu söyleme, savunma ve sorumluluğunu alma cesaretidir bu.

Edison yeryüzünde henüz bilinmeyen, elektrik ve ampulü önce hayal edip, sonrada bu fikre inanmış olmalı. Edison’un inanıp, hayal ettiği fikri somutlaştırmak için iki bin tane başarısız deney yaptığı söylendiğinden diğer ilkelere bu örnek üzerinden devam edebiliriz. Disiplin, ilgi, sebat, sabır, yoğunlaşmak ve yaratıcılık gibi ilkelerdir bunlar. İnancı ve cesareti merkeze koyduktan sonra disiplin içinde konu ile sürekli ilgilenip sebat ve sabır ile her türlü başarısızlığa göğüs gerebilmektir. Yaratıcılık ise her şeyi taçlandırır ve zekâ ile ilgilidir.

Erich Fromm bir sanatın uygulanabilmesi için gerekli ilke ve koşulları sıraladıktan sonra insanın kişilik özelliklerini ortaya koyar. Bunun ilk şartı da NARSİZM’in yenilmesidir ona göre. Narsizm; Bugünün kapitalist sistemine egosantrik bir yapıyla uyarlanmaktır. Kapitalizmin bütün tuzaklarını ego merkezli hareket ederek bünyelerinde taşır narsistler. Sanat ise NARSİZM ile yan yana bile gelemez.

Narsist merkezine egosunu koyup, korku duygusuyla hareket ederken, sanatkâr benliğini doğa ile bütünleştirir. Bütünün bir parçası olarak cesaretle her şeye yaklaşır. Bunu akıllılık ve alçakgönüllülük olarak niteler Erich Fromm. Sevginin de baş koşulunun akıl ve alçakgönüllülük olduğunu söyler. Bunlar başarının yarısı ise diğer yarısı da ilişkinin herkesi kapsaması kuralıdır. İlgi sadece sevgiliye kayarsa kolayca narsizme dönüşür. Sevgilimi severim ama kedilerin kuyruğunu bağlarım olmaz. Sen bana ne kadar veriyorsan ben sana o kadar veririm tutumu da kapitalizmin kuralıdır. Kapitalist sistem ancak bir ermişin ya da delinin sevebileceğini söyler. Bu nedenle sanat ya da sevginin ilkesi ile kapitalist toplumun ilkesi birbiri ile bağdaşmaz. Yoğunlaşmak şu anda burada bu anda olmakla ilgilidir. İnsanın kendisi ile yalnız kalıp altın saatlerini yaratabilmesidir. Yalnız kalabilme yeteneği sevebilme yeteneğinin de tek koşuludur. Sanatı öğrenmek bahanesiyle çıkılan bu yolculukta sevgi de öğrenilirken, insan, insan olmanın tek koşulu olan kendi benliği ile buluşur ve onu merkezine koyar. Yarattığı bu bahçenin cennet olduğunun bilincindedir.

Kendine olan saygısı ve sevgisi ile insan gerçekte sevilmiyorum kök düşüncesi ile bu yolculuğa çıkmıştır. Sonra da sevmekten vazgeçer. Kaybetmekten korkar, sorumluluk almak istemez, acı çekmek istemez. Bu tutumdaki insanların yarattığı kapitalist toplumda sevgi ve insanı aramak Diyojen’in gündüz elinde fenerle dolaşıp insan araması gibidir. Sevgisiz toplumda sevgi bulunamayacağına göre sevilmiyorumdan geçip, sevebiliyor muyum diyebilmeli. Bahçemizi oluştururken merkezimize özsaygı ve sevgimizi yerleştirdikten sonra, kendimize, insana, doğaya, yaşama olan inancımızla yola çıktık. Cesaretimizle sistemlere meydan okuduk. Yalnız ve tek başına olabilmeyi göze aldık. Bu an da yoğunlaşarak yeteneklerimizin sınırlarını zorladık. Yılmadan, sabırla, sebatla, disiplinle çalıştık. Tek bir şeyle değil, bütünle özdeşleştik. Artık varlık sebebimiz olan sevgi bahçemizin ferahlatıcı gölgeliğinin keyfini sürebiliriz. Eh daha ne olsun. Bundan ötesi can sağlığı..

GÜLÜMSER ATILGAN https://www.arifatilgan.com EYLÜL 2021