Gülümser Atılgan

Bir çocuk için ilkokula başlamak, bir geminin güvenli, sakin limanından çıkıp açık denizlere açılması gibidir. Bugün şirin bir nostalji olarak anılan siyah önlüğümü giyip, beyaz yakamı takıp, elime tahtadan yapılmış çantamı alarak sınıfa ilk girdiğimde, duvarda asılı duran kocaman kara tahta karşıladı beni. Yerler tahta döşeme idi. Siyah ziftle boyanmıştı. Duvarlar yarıya kadar koyu gri, yarıdan sonrası açık gri. Sıralar koyu kahve ahşap. Pencereler ise yarıya kadar beyaz yağlıboya ile boyanmıştı. Ders esnasında dışarıya bakıp dikkatimiz dağılmasın diye olsa gerek. O gün bana çok uzun ve büyük görünen koridor ise koyu gri dökme mozaikti. Siyahın ve koyu rengin baskın olduğu siyah-beyaz bir dünyaya ait olacaktım bundan böyle. İlk izlenim duygularım bir korku tünelinden geçmek zorunda olduğum idi. Sonraki dönemde elimde renkli kalemlerim sürekli resim yapmaya başladım. Tüm çocuklar resim yapmayı sevse de sanki benimki bu siyah ağırlıklı siyah- beyaza bir başkaldırı gibi idi. Renk ve renk. Sürekli renk arıyordum. ‘Dersini çalış’ ikazları ile çoğunlukla bu çabamda boşa çıkmaktayken orta ve lise dönemimde tek değişen formanın rengi oldu. Koyu lacivert. Sonra anladım ki sadece görüntüler değil bize verilmeye çalışılan düşünceler ve fikirler de siyah–beyaz ve tonları idi. İlk üç sınıfta travmadan olsa gerek notlarım çok kötü idi. Kurtuluş olmadığını anlayınca bu defa acayip başarılı oldum. Lisede tüm notlarım dokuz-on iken, resim zayıftı. Başkasına yaptırdığımı düşündüklerinden not alamıyordum. Belki de dünyaya azıcık renk katacağımdan korkuyorlardı. Otuz beş sene sonra oğlum da konservatuarda piyano bölümünde okuyup klasikleri çalarken en, en, en bir lisede müzik dersinden zayıf aldığında hiç şaşırmadım. Şaşırdığım sadece otuz beş senede bile hiçbir şeyin değişmemesiydi.


Başlangıçta popüler meslekler için hazırlanıyor olsam da nasıl olduğunu hatırlayamadığım bir şekilde Güzel Sanatların adresini buldum ve ailemin haberi olmadan sınava girip kazandım. Güzel Sanatlar Eğitimini eleştirmeye gerek yok. Neticede hepimiz aynı siyah-beyaz sistemden gelmiştik. Bu siyah- beyaza renkleri nasıl yedirelim telaşında idik sadece. Aynı dönemde diğer fakültelerde sağ-sol çatışmaları ile birbirlerini öldürürlerken biz sanat, sanat için mi yoksa toplum için mi olmalı ya da biçim mi öz mü tartışmalarını yapıyorduk. Sanki hepsi bir arada olamazmış gibi. Melekler erkek midir, dişi midir mevzuuna daha gelememiştik. Okulun bana kazandırdıklarına haksızlık etmeyelim ama sonradan, bunlardan kurtulup başlangıçtaki naiflik ve özgünlüğümü kazanabilmek beş yılımı aldı. Bu dönemdeki maceralarım başka bir yazının konusu olacağından şimdilik atlıyorum.

Kırklı yaşlarıma geldiğimde bir özel okulda öğretmenlik yapmaya başladım. Formalar ve okulun mekân düzenlemeleri rengârenk olsa da bakış açıları tek bir renge takılıp kalıyordu. Sanki herkes bir rengi almış, benim rengim senin rengini döver der gibiydi. İlk, orta ve lise olmak üzere tüm yaş grupları ile çalışıyordum.

İlk derslerinde önlerine kâğıt, kalem ve boyaları koyup ‘bu kağıt sizin tek özgürlük alanınız. . Zamanınız ve metrekareniz bu kadar. Bunu değerlendirin.’ Deyip sonrada iyisine kötüsüne bakmadan yapılan her işi okulun tüm duvarlarına asınca bir resim çılgınlığına girdik. Büyük bir açlıkla sürekli bir şeyler çiziktirip, onu nerede sergileyeceğimi sorguluyorlardı. Sergilenen alan önemliydi. En göz önü bir yere asılması fikrin kabulünü göstermekteydi. Okul idaresi bu resim çılgınlığı karşısında ne yapacağını bilmez bir halde şaşkınlıkla bakıyordu.

Aynı dönemde bir Eğitim Fakültesinde formasyon için, Yüksek Lisans programına katıldım. Yirmi sene sonra tekrar üniversitede olmak beni çok heyecanlandırmıştı. Ancak ilk şok her zamanki gibi mekânsaldı. Grinin tüm tonlarının kullanıldığı büyük bir salonda öğretim görevlisi ile hiçbir fikirsel temasa girmeden en edilgen şekilde dersler sürüyordu.1960 yılında John Dewy adında bir eğitimci ülkemize gelmiş ve ‘Modern öğretmen nasıl olmalı’ Adı altında bir tez hazırlamıştı. Her biri bir paragraf uzunluğunda 50 maddeden oluşan bu tezi ezberlememiz isteniyordu. Sınava hazırlanırken ben 2000 yılının öğretmeni olarak bu çağdaki görüşlerimin sorulacağını düşündüm ve ezberlemedim. Bugünse bu soru geldiğindeki şaşkınlığıma şaşırıyorum. 2000 yılının öğretmeninin nasıl olması gerektiği konusundaki fikirlerimi uzun, uzun yazdım ve sınavda çaktım. Ancak yine de iyimser bir bekleyiş içinde idim. Öğretim Görevlisinin beni çağıracağını ve yazdıklarımla ilgili benimle tartışacağını zannediyordum. Böyle bir şey olmayınca ben gittim yanına. Tüm bunların nedenini sordum. Tartıştık tabii. Ama fikirler ve eğitim üzerine değil. . Sonunda bu sınavı iptal ettirmek için kanuni hakkımı kullanacağımı söyleyince yarım saat sonra sınav notumun yükseltildiğini öğrendim.

Özel okuldaki öğretmenliğimin ikinci yılında aynı resim çılgınlığına devam ederken Descartes’ in ünlü sözü ‘Düşünüyorum o halde varım’ üzerine kaligrafik tasarımlar yaptık. Tüm koridorlar ‘Düşünüyorum o halde varım’ ile kaplanınca bir gecede tüm resimler toplatıldı. Bana iki metrekarelik bir pano verildi ve bunun dışına çıkmamam konusunda ikaz edildim. Bu olay tüm yaşadıklarımın açıklamasıydı aslında.

Aile, okul ve toplumu oluşturan bu sisteme ‘Hayat’ adını verdim. Hayat siyah– beyazdı. İçimizde renk-renk kelebekler gibi uçuşan ve özgürlük diye bağıran coşkulu yapı ise YAŞAM’dı. Yaşam, diskonun içine düşmüş bir arı gibi sesini duyurmaya çabalıyordu ve sürekli beni çağırıyordu. Sanat yaşamın eliydi ve biz hep el ele idik.

GÜLÜMSER ATILGAN arifatilganKENT ve İNSAN MAYIS 2019