Bizim kattığımız anlamın ve değerin dışında, eşyanın ruhu var mı diye sorduğumuzda, Kızılderililer, gölgesi olan her şeyin ruhunun olduğunu söylerler.

 

Bir kimya laboratuarı gibi çalışan yıldızlar ve galaksiler, gövdelerindeki çeşitli madenleri milyarlarca yılda oluşturup, gezegenimize aktardıklarında, bu materyalin sıradan bir şey olduğu nasıl düşünülebilinir. Ya da yıllarca, güneşin enerjisini bünyesinde toplayıp, şekilden şekle giren bir ağaç basit bir varlık kabul edilebilinir mi?

 

Bir eskici dükkânına girdiğimizde, geçmişleri güneşe kadar uzanan bir yolun sonuna gelmişlerdir. Eskiliğin kokusunda bu uzun yolun tüm aşamaları gizlenmiştir. Milyarlarca yılda yapılanmış bir kum tanesinin şeffaflaşarak cama dönüşmesinin bir mucize olmadığını nasıl söyleyebiliriz. Her biri, içinde fark edemediğimiz sırları barındırırken, ustasının kattığı alın teri, fikir, yaratıcılık, benim o eşyayı kullanırkenki enerjimle buluşuverir bir anda.

 

Sosyal Devrim, Teknolojik Medeniyet diyerek adlandırdığımız bu Endüstri Çağının bir sonucu olarak, bakır kaplarımızla plastik leğenleri değiştirdiğimizde, ruhlarımızdaki bozulma da başlamıştı. Bu bozulma sonraki dönemde ruhumuzu bir yerlerde bırakıvermeye kadar gitti. Bir yerlerde bırakılan bu ruhlar bana eski bir radyonun cızırtılı frekansında toplanmış gibi gelir. Eski eşyaya sevgim ve saygım bundandır belki de.

 

Sevinçler, hüzünler bir yazmanın motifinde toplanıp, bir iğne oyasında gözyaşına dönüşerek akarlar, akarlar.

 

Bazen okul harçlıklarımdan arttırarak satın aldıklarım, bazen içimdeki heyecanı hissederek hediye edilenler, bazen bir köy ziyaretinden topladıklarım, aile büyüklerimin anıları, yada çöpten topladıklarımla ben farkında olmadan dünyayı biriktirmişim.

 

Aynı coşku, boya ve tuval alma şansımın olmadığı bir yerde yaşamak zorunda olduğumda, bir sanat olarak ortaya çıkıverdi. Eski bir kitabın sayfalarını, sevdiğimden gelen mektupların özlem, hüzün, aşk kokan satırlarının olduğu kağıtları, odun sobası üzerine koyup, kızartıp, eskitip, yakıp, bu yanmışlığının üzerine tüm duygularımı boşalttığımda, sanat serüvenimin yolu belli olmuştu artık. Kayın validemin eski Türkçe ile tuttuğu fizik notları, eski pullar, fotoğraf parçaları materyallerimdi. Sonradan bunları büyük tuvallere aktarınca başka bir evreye geçtim. Son evre ise ruhumun yedi kat gök ve yedi kat yerini keşfetmekti.

 

Bir Çağdaş Sanat Bienaline gitmiştim yıllar önce. Eserlerden bir tanesinde eski el yapımı, kahverengi bir ahşap bavulun içine, hafif sararmış dantel gelinlik yerleştirilmişti. Üzerine toz naftalin serpilmişti. Toz naftalinin kristalize pırıltısından başka, kokusu ile de etkileşime girmiştim. Naftalinin üzerine bir inci gerdanlık konulmuştu. İncinin saflığı çağrıştıran duruluğu üzerinde çerçeveli sararmış bir fotoğraf vardı. Bir gelin–damat fotoğrafıydı ve camı kırıktı. Uzun ve kırık bir öykünün tek karede anlatımıydı. Eski radyoların tüm frekansları bize bir kerede vermesi gibi. Tüm zamanların bir anda yaşanması gibi..

 

Sanat Merkezinde geçirilecek bir zaman diliminde, hissedilecek olan, eski radyolarda olduğu gibi, tüm yaşamın tek karedeki öyküsüdür. Bir düşünür, sanatın, batan bir geminin kamarasına resim yapmak gibi bir şey olduğunu söyler. Düşünceler bir anda gelirler ve bir eskici dükkânında oraya buraya saçılmış eski fotoğraflar gibidirler. İyi ki vardırlar. Her sıkıldığımda okuduğum kitaplar, seyrettiğim filmler, gezdiğim sergiler, dinleti ve konserler iyi ki varlar. Zamanı bir gemi gibi düşünürsek, Sanat Merkezi bu geminin küçük bir kamarası gibi.. Bu kamaradaki eski radyolarda, birileri, kaybettiği ruhunu buluverir belki kim bilir..

GÜLÜMSER ATILGAN arifatilganKENT ve İNSAN HAZİRAN 2019