İstanbul’un sarıp sarmalayan, alıp götüren, tüm zamanların nefesini hissettiren aurası ile geçti çocukluğumuz. Bölük, pörçük çocukluk anılarımız yerini gençliğin kavak yellerine bıraktığında da aynı nefesle yol aldık.

Kadim şehirlere ruh veren, zamanın içindeki yaşanmışlıklar olsa da şehrin kurulduğu yerin de bir anlamı olmalı.

Tüm kadim şehirlerde benzer öykü vardır. Bir kâhin efsanevi kahramana bir şehir kurmasını söyler. Kuracağı yeri de gösterir. Belli ki bu yerler dünyanın ruhunun beslendiği alanlardır. Kadıköy’e Khalkedon yani Körler Ülkesi denmesi de bundandır. Coğrafyaya ait ruhun tahtı, karşıdaki sur içi bölgesi iken Khalkedonlular bunu görememişler

Güzel Sanatlar’a ilk girdiğim yıldan itibaren bu ruhu bilinçli olarak hissetmiştim. Dersten çıkıp boş kaldığım her fırsatta sur içi bölgesine gidip Ayasofya’yı dolaşıp, Topkapı ve Arkeoloji Müzesi’nde vakit geçirip bunların bahçelerinde geçmişin hayallerini kurar kendimi o yaşanmışlıkların içinde hissederdim. Ayda bir kaç kere tekrar eden bu gezilerimi ise genellikle yürüyerek yapardım. Sultanahmet çevresinden genellikle ikinci el kıyafet alıp, bunu el yapımı sandaletlerle tamamlardım. Bu sandaletler de sadece Sultanahmet’te bulunurdu. Kıyafetler ise buraya gelip, parasız kalmış turistlerin sattıkları olurdu. Bu çok otantik, yöresel ve yaşanmışlığı olan kıyafetlerle bütünleşirdim. Gezgin ruhların bana da geçtiğini hissederdim.

Kadıköy’de oturup, Beşiktaş’taki okuluma gidebilmek için sabahın sakin ve sessiz dinginliğinde 1950’lerden kalmış Bostancı dolmuşları ile Kadıköy’de inip oradan eskiden hal binası iken şimdilerde konservatuvar olan tarihi yapının önünden Üsküdar dolmuşlarına binerdim. Onlar da 1950’li yıllara aitti. Eski cızırtılı radyolarından sanat haberlerini dinleyerek, Üsküdar’ın ruhuma her zaman iyi gelen, o her şeye sakinlikle meydan okuyan caddelerini geçip, küçük boğaz vapurları ile Beşiktaş’a geçerdim. Boğazın, ta Rusya’dan kopup getirdiği rüzgarları içime çekip, yürüyerek tarihi yapıların içinden okuluma varırdım.

Beyoğlu’nun sanat galerileri, sinemaları, pastaneleri, tiyatroları hafta sonu etkinliğimizdi. Öğrenci harçlığımla bile karşılayabildiğim, sudan ucuz Şehir Tiyatro’larının tadına doyulmaz oyunları, Devlet Senfoni Orkestrası’nın her hafta takip ettiğim konserleri ile bu şehir tarihi dokusu, doğası, kültürü ile büyüleyici idi. Doğa, tarih, sanat, müzik bir şehre bu kadar mı yakışırdı?

Kavak yellerinin sakin esmeye başladığı dönemimde de Adalar, Çamlıca, Yakacık, Fenerbahçe, Boğaz, Sarıyer, Tarabya, Çengelköy, Kavaklar, neredeyse ailecek her hafta sonu bir dokunalım dediğimiz yerler oldu.

Bu dönemde İstanbul geceleri yılbaşı coşkusu ile birleşince yaşam daha bir anlamlı olurdu sanki. Yılbaşı akşamlarında şık ama sıcak tutan, rahat giysiler seçip, önce Kadıköy’ün akşam saatlerini hissedip, vapurun sıcak ortamında şehrin ışıklarını ve hareketliliğini seyrederek Karaköy’e gelir, Tünel ile Beyoğlu’na geçerdik. Kimliği, kişiliği olan bir lokantada hoş bir akşam yemeği yedikten sonra, ışıklı caddeden ve Beyoğlu’nun tarihi arka sokaklarından geçip, saat 22’de Taksim’de olurduk. Sonra sakince yürüyerek Nişantaşı’nda sıcak bir yerde çayımızı, kahvemizi yudumlayıp, saat tam 24’te Nişantaşı’nın coşkulu bir noktasına konuşlanırdık. Önceden hazırladığımız kuruyemiş, şarap ve çikolatamızı burada bitirip, yürüyerek Beşiktaş’a inerdik. Boğazın ışıklarına karşı kahvemizi içip, Boğaz vapuruna binip, Rusya rüzgârını içimize çekip, Üsküdar’a varıp, Kadıköy’e bir kez daha bakıp, sabaha karşı evimize dönerdik. Bu Yılbaşı yürüyüşü 10 sene boyunca devam etti. Adeta İstanbul kanatlarımızın altında gibiydi.

Bazı bilim-kurgu, kıyamet filmleri vardır. Filmin iki kahramanı önden koşarken, arkada sürekli bir şeyler patlar ve yok olur. İstanbul’a da sanki böyle bir şey oldu. Beni oradan oraya savuran rüzgâr mı bitti, kanatlarım mı koptu bilmiyorum, ben sadece kendi sokağım ve semtime sıkıştım günün birinde. İstediğim sakinlik ve doğallık, ruhuma iyi gelen sükunet sadece buradaydı.

2019 yılında kendime yine sanatsal bir gün oluşturmak istedim. Sabah uyandığımda hava gri idi. Gri, yüksek binaların içinden yürüyerek, bir türlü sevemediğim yeni tip minibüse bindim. Kadıköy’e geldim. Üzerime üzerime gelen kalabalığı yararak yeni tip küçük motora bindim. Haydarpaşa Gar’ı tadilat dolayısı ile kapanmıştı. Görünmüyordu. İstanbul tablosunun önemli bir kısmı silinmişti. Gri denizi yararak Beşiktaş’a geldim. Oradan Karaköy’e yürüyecek ve Güzel Sanatlar Müzesi’nde bir sergi gezecektim. Beşiktaş’tan Kabataş’a, Kabataş’tan Karaköy’e hiç bir şey göremeden yarım metrelik bir kaldırım ve yanımda beş metrelik gri inşaat panolarının önünden yürüdüm. İstanbul tablosunda bir bölüm daha yoktu. Araçlardan çıkan inşaat kamyonlarının, çamurun ve gri tozun içinden gri renkli Güzel Sanatlar Müzesi’ne vardım. Bina labirent planlıydı. İki tarafı gri metal panolarla kaplı iki metrelik koridorlarda yürüyerek karanlık küçük odalarda sanat hissetmeye çalıştım. Serginin konusu ‘yok olan çevre’ idi. Oradaki bir pencereden Galataport’un inşaatına baktım. Karaköy delik deşikti. Vinçlerden deniz görünmüyordu. Sergiden çıkıp, Karaköy iskelesine gitmek için kamyon ve inşaatların arasından geçtim. İskele de değişimlerden nasibini almıştı. Doğaya ve kadim şehre hiç yakışmayan kahverengi kompozit malzeme idi. Karnım acıkmıştı. Tarihi yarım ada manzaralı bir börekçiye oturup böreğimi aldım. Camın tam önüne bankamatik kulübelerini koymuşlardı. Kulübelerin arkasındaki mezbeleliği seyrederek böreğimi yedim. İskeleden son bir gayretle tarihi yarım adayı görebilir miyim diye baktım. Ayasofya’nın üzerinde büyük bir vinç yükseliyordu. İlerisinde de gökdelen silueti.


Motora bindim. Gri bir havada, gri bir deniz üzerinde, gri siluetler arasından, gri tekneden inince Kadıköy İskelesi’nin önünde yöresel giysileri içinde bir kadın kırmızı renkli dağ yemişi satıyordu. Renkli giysileri ile gri fon üzerinde bir tablo gibiydi.

İstanbul’un gizemi, sürprizi ve her zaman umut olan haliydi bu.

GÜLÜMSER ATILGAN