Yaz aylarında pencereleri açık yazlık tramvayla denize gidilirdi. Erkekler mayolarını yumruk ölçüsünde katlayarak rulo yaptıkları havlunun arasına sokardı. Kızlarsa içini düzenli yerleştirdikleri plaj sepetleri kullanırdı.

Boza, bozacı dükkânında satılırdı. Mermerden oyulmuş kazana konur, özel kepçesiyle bardaklara doldurulurdu. Eve boza gerektiğinde ya bozacının sürahisine dara parası verilerek, ya da evden götürülen sürahiye doldurularak satın alınırdı.

                                   Bozacı

Yeldeğirmeninde sabah sis sireni duyulursa vapurların çalışmadığı anlaşılırdı. Dalgakıranın iki başındaki fenerlerden gelirdi bu ses. Karşıya geçmek heyecanlı olurdu. Avrupa yakasına ‘Karşı’ veya ‘İstanbul’ denirdi.

Komşuya misafir gidilecekse önce çocuk gönderilir ‘Bir maniniz yoksa bizimkiler size gelecekler’ denirdi.. Cenaze çıkan evde 3 gün radyo dinlenmezdi. Telefon yoktu. Acil olaylar yakındakilere çocuk göndererek, uzaktakilere postaneden telgraf çekerek haber verilirdi.

Kışın ahşap evler.. Gece sobanın sönmesiyle büzüşen, gündüzse yanmasıyla genleşen tahtalar çatırdardı. Özellikle gece oluşan sesler dışarıda biri dolaşıyormuş duygusu yaratırdı. Tuvalete gitmek hem soğuk hem de korkutucu çatırtılardan dolayı zor gelirdi.

Çıtır çıtır yanan soba üzerinde nohut-kestane, alt gözdeki küllüğünde patates, üst kapaktan içeri uzatılan maşanın üzerinde de cızbız köfte yapılırdı. Bazı evlerde baca pencerenin üstünden sokağa uzatılırdı. Kömür tonla, odun çekiyle satılırdı.

                                Soba Borusundan İs Damlamasın Diye Kutu Asılmış

Bir de mangal vardı ısınmak için. 50cm çapında biri aşağıya biri yukarıya bakan iki yarım küre bakır kabın diplerinden birbirine monte edilmesiyle yapılırdı. Üstteki bölüme kül doldurulur, külün ortasında odun kömürü yakılırdı.

Kadınların dilinde değil küfür, argo bile olmazdı. Çocuklar doğru ve güzel Türkçe konuşmayı onlardan öğrenirdi.

Evlerde aile büyüklerinin yaşadığı büyük aileler olurdu. Bu sebepten misafir odası, oturma odası, yemek odası bulunurdu. Bayram öncesi yer tahtaları arap sabunuyla fırçalanarak temizlenirdi. Çocuklara masal anlatılırdı.

Anneler öreke ile yünden iplik üretirdi. Sonra da o ipliklerle kazak, eldiven hatta çorap örerlerdi. Haroşa, saç örgüsü akılda kalan desenler.. Kumaştan yapılmış eski eşyalar makasla şerit haline getirilip kilimcide kilim yaptırılırdı.

                                                               Öreke

Manavlar vardı. Sadece sebze-meyve satarlardı. Tezgahta ön tarafa mostra denilen gösterişli meyveler konurdu, arkaya diğerleri..

Her saatteki vapur ayrı bir ülke gibiydi. Herkesin yeri belliydi. Vapurunuzu kaçırıp bir sonrakine bindiğinizde yabancı hissederdiniz kendinizi.

Sinemada başroldeki erkeğe ‘Oğlan’, kadına ‘Kız’ denirdi. Pazar sabahları ucuz olan 11 matinesinde uzun kuyruklar oluşurdu.

Radyo dinlenirdi. Sabahları ‘Çocuk Saati’, Fecri Ebcioğlu’nun ‘Dinleyici İstekleri’, akşamları’15 Günde Bir’ eğlence programı, nefis efektli ‘Radyo Tiyatrosu’, ‘Orhan Boran ve Yuki’ skeçleri..

               Radyo Dinleniyor

Ramazanların ayrı bir tadı vardı. Akşamüstü fırınlarda pide kuyruğu oluşur, iftar saatinde Selimiye’de top patlar, caminin şerefesinde ışıklar yanardı.

İbrahimağa’da şimdiki AVM’nin yerinde bostan kuyulu bahçe vardı. Burada zerzevat yetiştiren Ali Dayı ürünlerini atına yüklediği küfelere koyarak sokak aralarında satardı.

Pazar günleri katı yakıtlı termosifonlarla banyo yapılırdı. Kazanda kaynatılan suyla da leğende çamaşır yıkanırdı. Termosifon olmayan evlerde yıkanmak ta kazandaki suyla olurdu. Kazan gaz ocağının üzerine konarak su kaynatılırdı. Gaz ocağı yemek pişirme işlerine yarayan bir araçtı. Yiyecekler tel dolapta saklanırdı.

                                        Gaz Ocağı

Yeldeğirmenindeki simitçi fırınında İhsan Ağbinin poğaçası, Florya pastanesinin süb denilen süpanglesi unutulmaz lezzetlerdi.

Hula hop isimli geniş halkalar çevrilirdi bellerde. Kızakları da tornetleri de çocuklar kendileri yapardı.

Futbol topu memeli iç ve deri dıştan oluşurdu. Şimdiki toplar sonradan çıkmıştı. Onlara siboplu denirdi.

Her sokağın ıslığı olurdu. Akla gelebilecek en kalabalık yerlerde ıslık çalındığında eğer oralarda bir arkadaş varsa hemen cevap verir ve buluşulurdu.

İlk aranjmanı Tülay German söylemişti. ‘Burçak Tarlası’… Şarkılardan Marina Marina, Tamo Tamero, Melankoli, Her Yerde Kar Var, Arkadaşımın Aşkısın.. Şarkıcılardan Jony Holiday, Silvia Vartan, Cliff Richard…. Gruplardan Shadows..

Plaklar vardı şarkı dinlemek için. Pikapta çalınırlardı. Bir de teypler vardı. Çanta büyüklüğünde, sarma bantlı teypler..

              Pikap

Çikolata yoktu. Bilucin de yoktu. Tophanedeki Amerikan pazarından pahalıya alınırdı bu tip şeyler..

Çocuklar çok yemek yediklerinde hazmetmeleri için 1 bardak limonataya 1 çay kaşığı karbonat konarak yapılan gazoz içirilirdi. Ertesi günü okula gitmek istemeyenler tebeşir tozu yutup ateşlenirlerdi. Tebeşir okulda kara tahtaya yazı yazmaya yarardı.

Sirkeci Ebussuud Caddesindeki ambarlar Türkiye’nin her tarafına mal göndermeye yararlardı.

Dikiş bilen kadınlar moda dergisinden patron çıkarırlardı.. Çoraplara yama yapmak için tahtadan yapılmış yumurtalar kullanılırdı..

              Tahta Yumurta

Kışları okuldaki hademeler sabah erkenden her sınıfın sobasını yakarlar, öğrencilerin sıcakta ders yapmalarını sağlarlardı. Öğrencilere en değerli hediye dolmakalemdi. Tom Miks, Teksas, Fatoş ile Basri gibi resimli romanlar çocukların bayıldığı kitaplardı.

Buzcular, buzları kırnapla bağlayarak satardı. Hallaçlar, büyük ok yayına benzer aletleriyle yünleri-pamukları temizler ve yatak-yorgan yaparlardı. Yırtılan giysiler örücülere tamir ettirilirdi. Kalaycı, yoğurtçu, yufkacı, kunduracı vs vardı..

              Hallaç (Yorgancı)

Musluğa el sıkıştırıp su püskürtülürdü. Saat sahibi olabilmek büyümek demekti. Yaralara sünnet tozu serpilir, limon ve pudra ile ergenlik sivilcesi kurutulurdu. Salatalıkçıdan soyulmuş tuzlanmış salatalık alınıp yenirdi.

Akşamları saatli maarif takviminden bir yaprak koparılır, arkalı önlü her satırı okunurdu.. Gaz lambası ev aletlerindendi. Erkekler evde pijama denilen rahat kıyafeti giyerlerdi. Kadınlar ise hep derli topluydu.

                                                        Pijama

Marmara Denizinde en lezzetli balıklar yaşardı. Bugün pahalı olduğu için alınamayan kalkan balığı her eve girerdi. Torik balığından lakerda yapılırdı. Lakerda özel camekânlı tezgâhlarda satılırdı.

Gazeteler sadece İstanbul’da gününde okunabilirdi. Diğer şehirlere 1-2 gün sonra ulaşabilirdi. İnsanlar yurt dışındaki yakınlarına 10-15 gün biriktirdiği gazeteleri katlayıp postayla gönderirdi.

Duygu vardı. Dolayısıyla mutluluk.. O zamanki adıyla saadet..

Bugün düğmeyle ev ısınıyor. Sihir gibi.. Hele cep telefonu denilen alet Alaattin’in Lambası gibi. Her derde deva.. Pekiyi duygu, mutluluk var mı?

Sabaha kadar gürültü yapıp apartman komşularını rahatsız edenler sokakta kedi besleyerek iyi insan olduklarını düşünebiliyorlar.. Sevgilim, aşkım gibi kelimeler sözde nikâh gibi kullanılıyor.. Mutluluk selfisi paylaşanlar 1 saat sonra birbirlerini aldatıyor, hatta öldürüyorlar..

Günümüzün konforunu reddedemeyiz. Ancak hafızamızı taze tutmalıyız. Geçmişte yaşananlar toplumun köküdür. Köklü toplumlar değerlerini yitirmez.

ARİF ATILGAN www.arifatilgan.com MART 2021