Pamuk Prenses Ve Yedi Cüceler masalının kötü kalpli cadısı, zehirli elmayı prensese yedirince, prensin kendisini öpmesine kadar, uzun ve derin bir uykuya dalacaktır. Benzer şekilde; Cenneti bekleyen yılanı kandırıp, onun ağzında cennete şöyle bir bakıvermek üzere giren şeytan, Havva’yı görünce yasak ağacın meyvesi ELMA’yı yemesi için onu ikna eder. Havva’ da Adem’i ikna edince ‘Dünya Hali’ denilen uzun ve derin uykularına dalarlar. Adem suçluluk duygusundan tam yutamayınca boğazına takılır. Sadece erkeklerin boğazında bulunan kemik çıkıntısına ‘Adem Elması’ denir. Adem Elması gerçekte erkeğin gırtlağıdır. Nazar boncuğundan daha kuvvetli bir nazar koruyucu olan elmanın, küçük bir dalını asmanın ya da taşımanın bu iş için yeterli olduğunu söylerler.


Elma ya da alma Latincede ‘Besleyen, büyüten’ anlamında iken, İspanyolca’ da ‘Ruh’ anlamındadır. Gaia; Zeus ve Hera’ ya düğün hediyesi olarak Altın Elma Bahçesi verir. Herakles’e ise verilen on iki kutsal görevden biri bu bahçeden üç elma koparıp getirmektir. Elma tüm anlatılarda bazen bir ödül, bazen de bir cezadır. Gerçekte daima bir seçeneği, ikna olmayı ve irade kullanmayı ifade eder.

Adem ve Havva yasak meyve ‘ELMA’ yı yediklerinde, cennetin doyumsuz ruhsal derinliğinden hızla uzaklaşıp belleğin kış uykusuna dalarlar. Birbirlerini ayrı gördüklerinde önce korkarlar, sonra saklanırlar, inkar ederler, birbirlerini suçlarlar. Sonrada ağlamaya başlayıp ne kadar zavallı olduklarını gösterip kendilerine acırlar. Bu bir yeryüzü karmaşasıdır. Biz de onların çocukları olarak her durumda aynı tepkileri veririz. Bu yeryüzü maceramız belki de tepkilerimizin, belli bir bilince ulaşıp, olgunlaşması içindir. ELMA, ruhsal yaşamın dinginliğinden, yeryüzü kaosuna geçişin sembolüdür. ELMA’yı enine kestiğimizde, ortada bir yıldız görülür. Mitolojilerde de yeryüzü insanının anlatımı beş köşeli yıldızdır.

Çok sıkıntılı ve isyankâr bir dönemimdeydim. Neredeyse her şeyin üzerime geldiği bu dönemde, Adem ve Havva’nın elmayı ne diye seçtiklerine hayıflandığımı hatırlıyorum. Bu kaotik dünyayı, elmayı alarak bizim sırtımıza bırakmışlardı sanki. Elmanın gizemi yeryüzündeydi ve bu da beni çok yormuştu. Bu duygu ve düşüncelerimden kısa bir süre sonra oğlumla birlikte İstanbul Bienali’ne ait sergileri gezmek üzere yola çıktık. Önce Karaköy’e gidip Modern Sanat Müzesini gezdik. Tophane’den geçip İstiklal Caddesine gidecektik. Bienal farklı yerlerde yer alan etkinliklerle devam ediyordu. Eylül sonu olduğundan sıcak ve bunaltıcı bir hava vardı. Tophane’den geçerken, seyyar bir tezgâhta kıpkırmızı elmalar gördüm. Çok susamıştım ve aklım elmalarda kaldığı halde yolumuza devam ettik. Caddede birkaç etkinlik gezdikten sonra Galatasaray’ın önlerinde beyaz bir çadır gördük. Tek kişi giriliyordu. Oğlum yorulduğu için kenarda bekledi. Ben labirent benzeri bir girişten çadıra girdim ve bembeyaz bir alanın tam ortasında sepet içinde tablo kadar güzel elmalar gördüm. Tamamen siyah giyimli bir kadın bunun bir bienal etkinliği olduğunu, kameraya alındığımızı, bu çekimin internet ortamında yayınlanacağını anlattı. Sonra da kısa süreliğine burayı bir cennet, kendimi de Havva olarak hayal etmemi istedi. Bana ikram edeceği ELMA’yı isteyip istemediğimi sordu. Ayrıca düşüncemi ve nedenlerini de anlatmamı istedi. Ben, verdiği elmayı keyifle alacağımı söyledim. Havva ne bu ELMA’nın anlamını biliyordu ne de yeryüzünün gizlerini. Bense dünya gerçeklerini yaşamış ve anlamlarını çözmeye çalışmış biri olarak bundan korkmuyordum. ELMA’yı bilinçli olarak aldığımı söyledim. Dünyanın kaotik hali beni bunaltsa da bundan çok şey öğreneceğimi biliyordum. Ne saklandım, ne de birisini suçladım. Her şeyin sorumluluğunu da taşımaya hazırdım. Sonra elmamı aldım yiyerek dışarı çıktım. Yarısını oğluma bıraktım. Anlatarak Galatasaray Yokuşundan Karaköy’e indik. Burası başladığımız noktaydı. Sanki bir an insanlığın başladığı noktada hissetmiştim kendimi. BAŞLANGIÇ VE SON BİRDİ. Elmayı alıp sanki yeniden yeryüzünü başlatmış gibi bir ruh halinde idim. Ama Havva’nın korkulu saflığında değil. Bunu alırsam ne olacak endişesinde de değil. Dünya gerçeğini bilen bir ruh haliydi bu. Sonra internet ortamında bu durumla ilgili bir şey bulamadık oğlumla. Olan, bir hayal değildi. Neticede ikimizde elmayı yemiştik. Ama her şey tüm masalların başlangıcı gibiydi. Bir varmış bir yokmuş diye başlıyordu masallar. Sonra gökten üç elma düşmüş diye bitiyordu. Biri anlatanın diğeri dinleyenin, üçüncüsü de bu masalı yazanın başına. Bu üç elma mitolojik kahraman Herakles’in gök bahçesinden koparıp getirdiği miydi acaba bilinmez. Ama bilinen hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı gerçeğiydi.

Gülümser Atılgan Eylül 2019