Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Radyo, Televizyon ve Sinema Ana Bilim Dalı Sinema Bilim Dalı

Kültürel Çalışmalar ve Sinema Final Ödevi

Caddebostan Budak Yazlık Sinemasından Kültür Merkezine Geçişte Değişen Sinema Salonu Algısı

Ahmet Batuhan Toğaç

Öğretim Üyesi: Prof. Dr. Serpil Kırel

Ek – 1

Arif Atılgan İle Özel Görüşme

10.01.2020 / 50. Yıl Korusu-Maltepe-İstanbul

Eskiden Caddebostan Kültür Merkezi’nin yerinde yazlık Budak sineması vardı. Bu sinema çoğu yazlık sinema gibi arsanın dört tarafında duvarların olduğu, insanların girememesi için, büyük bir bahçede arkasından çakılmış tahta sandalyelerin üzerinde oturulur ki resimlerde görmüşsünüzdür, seyircilerin arkasında belli bir yükseklikteki makine dairesinden karşıdaki betona filmler yansıtılırdı. Perde yoktu, yazın başlangıcında duvar beyaz badanayla güzelce boyanır, böylelikle beyazperdeniz olur. Yine bahçede tek katlı bir büfe vardı. Yazlık sinema tesisi buna benzer. Büfede gazoz, çay vs. olur. Eski su depoları olurdu, onun gibi bir yükseltide dört beş ayağın üzerinde bir makine dairesi bulunurdu. Zaten makaralı film oynadığı için makineler de eski tipti. İnsanlar akşamları gelir, o sandalyelerde otururlar, mehtabın ve yıldızların altında film izlerlerdi. Şimdi olsa o keyif olur muydu bilmiyorum ama o zamana göre güzel bir keyifti. O zamanlar şimdiki gibi şeyler yok, sigara serbest, gazoz serbest, çekirdek yemek serbest… O zamanlar arada, bütün kapalı sinemalar dâhil, Frigo satılırdı. Şimdiki yaldızlı paketli hazır dondurma. Çaylar içilirdi, bunlar yenirdi, böyle güzel bir keyifti.

O sinemalarda yazları sahnede filmden şovlar yapılırdı. Vokal grubu denirdi, iki ya da üç gitar bir davul belki de bir org ile bir grup müzik yapardı. Müzikten sonra da çizgi film, Miki Fare (Mickey Mouse) izlenirdi. Ben onları daha çok severdim. Fare kaçar, kedi kovalar, Tom ve Jerry… O da yaklaşık on beş dakika sürerdi. Onları daha çok severdim ben, müziği de. Orada müzik yapanlar daha sonra çok da ünlü isimler oldular.

Güzel filmler gelirdi, o zamana göre güzeldi. Bazıları kış sezonunda oynamış filmlerdi ama o bir keyifti. ‘Akşam sinemaya gitmek’ diye bir deyim vardı. Her akşam olurdu ama her akşam gidilmezdi sinemaya. Hafta sonları daha dolu olurdu. Bizim dönemimizde büyümenin safhalarından biriydi sinemaya gitmek. Önce çocuk sokakta, kapının önünde oynar. Daha sonra öbür sokağa gidebilir.. ‘Sinemaya gitmek’ izni alır aileden.. O ayrı bir aşamadır ve kendi başına bir deyimdir. Daha sonra yalnız başına ‘Denize gitmek’ izni alınır. En sonda da ‘Akşam sinemaya gitmek’ izni alındı mı artık delikanlı olunmuştur. O safhalar vardı o zaman. Yazlık sinemalarda küçük güzel detaylar da vardı. Kız-erkek buluşmaları olurdu, birbirleriyle randevulaşırlardı. Aileleriyle gelirlerdi ama çaktırmadan arada ya da dışarıda konuşulurdu. Bunlar işin keyifli tarafları.

Burada da Budak diye bir sinema vardı. Aynı zamanda Budak Kadıköy’ün en önemli yazlık sinemalarından biridir. Kendi blogumda da Kadıköy’ün Yazlık Sinemaları ve Plajları’nı yazmıştım zaten. Bu anlamda Budak önemli sinemalardandı. Yeri ve genişliği itibariyle de önemliydi. Tercih edilen, iyi filmler gelirdi. Konserler de burada daha çok olurdu. Yaz konserleri.. Gruplar veya ünlü şarkıcılar çıkardı. Budak’ta Ajda Pekkan’ı dinledim.

Yetmişli yıllarda televizyon çıktıktan sonra her şey değişti. Yeni nesil onun nasıl bir değişim getirdiğini anlayamaz. Sinemaları o yıllarda batıran bir şeydi ki televizyon da akşam sekizde yayına başlar gece on birde kapanırdı. O saatlerde de haberler olurdu, bir grup çıkar belki müzik yapar sonra da eğlence programları olur ve on birde kapanırdı. Ona rağmen önemli değişimdi insanların yaşamı için. Bundan sonra insanlar eve kapanıp televizyon izlemeye başladılar.

Sinemaların kapanışı ardından pasaja dönüşü böyle başladı. AVM’lerin ilk adımı bu pasajlardır aslında, daha sonra AVM’ler geldi.

Sanıyorum yetmişlerin ikinci yarısı ya da seksenlerde Budak sineması da kapanıp yerine bir kültür merkezi yaptılar. Şimdiki arazide üç tane, tek katlı altıgen yapıda bir kültür merkeziydi. Ben orayı severdim, güzel bir mimarisi vardı. Bahçeye düzenleme yapmışlardı, yine Bağdat Caddesi’nden inerek ulaştığınız aynı yerdeydi. Ben Caddebostan Kültür Merkezi diye hatırlıyorum ancak asıl adı Kadıköy Belediyesi Kültür Merkezi de olabilir. Sergi salonu, konferans solunu vs. vardı.

Eski açık sinema olan Budak’ta seksenlerin ortalarına kadar sinema salonu sürmemiştir. Öyle iddialı laflar etmek istemem ama bazen herkes kendi hayaline göre bir şeyler söylüyor ancak o Budak’ta, yetmişlerin sonunda belki hala filmler izleniyordur ama seksenlerin ortalarına gelmeden kapanmıştır. Zaten seksenlerde insanlar artık kışlık sinemalara bile gitmemeye başladı. Onlar da ayakta kalabilmek için seks filmleri, porno filmleri oynatıyorlardı. O bile yetmedi yaşamalarına.

Seksenlerde bu bahsini ettiğim kültür merkezi yapılmıştı. Şuradan hatırlıyorum, 1986-87’de Mimarlar Odası’nın toplantılarına bu kültür merkezinde katılıyordum. O zamanlar yönetici değildim ama odanın bazı toplantılarına katılıyordum. Belediye başkanı da orada olurdu. Bu merkez doksanlara kadar sürdü. Bir süre o arazi atıl kaldı. İki binli yılların başında da zaten bugünkü CKM açıldı. Arazinin atıl kaldığı vakitler Mimarlar Odası’nda yönetim kurulu üyesiydim, yanılmıyorsam

2005’ten sonra başkan oldum. CKM’nin projesini bize getirmişti belediye yetkilileri. Onlara ilk sorum şu olmuştu, “Bir vatandaş bu projeyi size getirse kabul eder miydiniz?”. Çünkü inşaat hakkı oldukça fazlaydı. Bir vatandaş yaptırsaydı projeyi onun yarısı kadar hak alamazdı. Ki dışarıdan da baksanız CKM bütün arsaya heyula gibi dikilmiştir. Belediye de kendine artık o kadar torpil yapacak herhalde, bir şekilde idare edecekler. Kadıköy Belediyesi böylece orayı yaptı.

Kültür merkezlerinin yapılması tabi ki de iyidir ama benim bazı dertlerim var bu konuya dair. Mesela şimdiki Cumhurbaşkanı AKM’yi yeniden yaptıracak ama kültür merkezi kadar içine ticari mekânlar da açılacak. Kültür merkezi olunca oranın gelirini karşılamak için bir takım dükkânlar yerleştiriliyor. AVM’lerde de yapılıyor kültürel faaliyetler. Hangisi daha çok kültür merkezi oluyor bu konuda bilmiyorum. Mesela Tepe Nautilus’de biliyorum etkinlikler oluyor hatta bazen daha güzel yapıyorlar kültür merkezlerine göre. Sergi salonları, sinema salonları… Bizde kültür merkezi mimarisi pek oturamadı gibi. Sırf kültür etkinlikleri olsa çok mu boş kalacak, AVM gibi olsa dengeler mi şaşacak bilemiyorum. Ancak kültür merkezi diyince başka bir şey bekliyorum. Her sinemanın kendi büfesi var o yüzden merkezlerin daha kültür ağırlıklı olması gerektiğini düşünüyorum.

Epeydir CKM’ye de gitmemiştim ama Mac Fit diye bir spor salonu açıldığını duydum. Hiç olur mu böyle bir şey? Kültür merkeziyle ne ilgisi var böyle bir şeyin? AVM’lerde oluyor genelde böyle salonlar zaten AVM’ler ne yapsa yeridir de kültür merkezinde hakikaten olmaz böyle bir şey. Genel anlamda kültür merkezlerinin işletilmesinde de sorunlar var. Sadece CKM değil her belediyede aynı şeyi görüyorum. Birilerini oraya yönetici olarak atıyorlar ama onun yerine başkaları duruyor oralarda. Sanat galerilerinin işletilmesinde de aynı sorunlar var. Kültür merkezleri kendi ticari gelirlerini sinema vb. yerlerden sağlamamalı. Daha çok halkın bir takım toplantılar yapmasına olanak sağlamalı. O anlamda kültür merkezleri çoğalmalı. CKM açılırken böyle olacağını hayal etmiştim. Belediyenin belki planları farklıdır. Onun da ne düşündüklerini biliyorum gerçi.. Burayı yapıp ticari bir gelir etmeye çalıştıkları düşüncelerini biliyorum.

Ancak kültür faaliyetlerinde gelir bütçesi olmaz. Her faaliyette bir gelir gider bütçesi olur ama kültürün sadece gider bütçesi olur. Gelir bütçesiyle düşünmeye başladığınız zaman kültürden taviz vermeye başlarsınız. Böyle düşünerek hazırlansaydı bence daha yararlı olurdu. Şimdi bilemiyorum ama belki daha fazla salon olabilirdi ve o salonlar insanların kendince yapacağı toplantılara tahsis edilebilirdi. Mesela Kadıköy’de sivil toplum kuruluşlarının toplanabileceği bir yer yok. Onları geçin bir sürü tiyatro grubu var ama onlara yer yok. Bu tip yerlerde bu insanlara daha fazla yer açılmalı.

Sanat galerisi ile ilgili de bir şeyler söylemek istiyorum. Koridorlar da sanat galerisi gibi çalışıyor ama CKM’nin sanat galerisi biraz boşluğu doldurmak için konulmuş gibi görünüyor. Mimar olduğum için söylüyorum, mimarlar bazen şunu yaparlar bunu yaparlar kalan yerlere de bilmem ne odası diyip geçerler. CKM’de de her şey yapılmış da orada fazladan kalan bir yere sanat galerisi yapılmış gibi görünüyor. Öyle bir his veriyor. Daha düzayak, daha geniş ve daha ön planda bir sanat galerisi olmalıydı. Hatta bir tane bile az. Bütün belediyelerde bu sıkıntı var. Galeriye birini tayin ediyorlar ancak o yetkili birkaç yardımcı alıyor ki buna gerek yok. İyi bir yetkili her şeyle kolaylıkla ilgilenip her şeyini çekip çevirip orayı hareketlendirebilir. Genelde böyle yerler bir üniversiteye bağlıyorlar kendilerini.. Sonra da oradaki öğrenciler kullanmış oluyor galeriyi. Başka sanatçılara pek açmıyorlar. Özel sanat galerilerine bir şey söylemek istemiyorum ama onları da pek sanat olarak kabul etmiyorum. Daha çok ticari bir yapıdır. Eşim ressam olduğu için bu işleri öteden beri yaşadığımızdan içerde iyi bilirim neler olduğunu. Onlara da kızmıyorum, kendilerince hayatta kalmaya çalışıyorlar ancak kamunun sanat galerileri söz ettiğim işlevde olmalı. Halktan sanatçılara orada yer açmalı. CKM için de eşim müracaat etmişti, iki binli yılların başında. Ancak oradaki düzeni, bürokrasiye aşıp bir geri dönüş bile sağlanamamıştı. Hatta ona ‘Bir resim bırakın’ bile denmişti. Eşim de “Resim bırakınca siz beni mi sınayacak mısınız? Size ben ödüllerimi göstereyim, böyle kanıtlamış olayım kim olduğumu.” demişti. ‘Öğrenciye davranır gibi resim bırakın diyorlar, siz kimsiniz de resmimi sınayacaksınız’ diye de sinirlenmişti.

O zamanlar bir üniversiteyle anlaşmışlardı o üniversiteden asistanlar falan genelde galeride çalışmalarını sergiliyordu. Bir de şöyle bir durum var, sanat dendiği zaman profesör ya da memur gibi sıfatları kabul etmiyorum. Sanatçının sıfatı olmaz, sanatçı halkın içinde olur. Kadıköy’e bakın mesela tüm mimarların arkasında bir kurum vardır. Bunu iddialı söylüyorum, birileri vardır. Bakanlık olsun, Mimarlar Odası olsun, bir başka özel kurum olsun… Ama Bağdat Caddesi’nde Melih Koray, bileğinin gücüyle mimarlık yapmıştır. Melih Koray binaları prim yapıvermiştir. Müteahhitler o binaları Melih Koray yaptı diye daha yüksek fiyatlara satmıştır. Sanatçı-mimar rahmetli Melih ağabeyimizdir benim gözümde. O yüzden sanatçılarda sıfat kabul etmem.

CKM’nin böyle bir hikâyesi vardı işte. Ben artık bu kadar sene bu ülkede yaşayan biri olarak siyasi durumlara pek aldırmamayı öğrendim. Belediye kendine yapabilir torpil.. Keşke yapmasa ama yapıyor işte. Biraz kendine büyük bir bina yapıverdi. Ancak asıl eleştirdiğim nokta biraz daha kültür merkezi gibi olmalı hatta sırf kültür olmalı. İçeri giriyorsunuz, cansız ve karanlık geliyor bana. Kültür merkezi denildiğinde böyle “bıcır bıcır” insanların girip çıktığı.. Sivil toplum kuruluşları oradadır.. Sunum ve toplantıları olacaktır. Tabi ki de onları bir şekilde kontrol edebilirsiniz, yanlış yaptığını düşündüğünüz bir şey olursa müeyyide uygularsınız. Arı kovanı gibi olması lazım kültür merkezi dediğiniz yer. Bu durum siyaseti ve belediyeyi de canlı tutar, ya da artık orayı kim idare ediyorsa orayı canlı tutar. Daha bilinçli olur bu merkeze gelenler, her şeyi daha iyi tartar. Toplumu yukarı kaldıran bir şey olurdu.

Ancak şimdi sanat merkezi yapıp orayı sinemayla doldurduğunuz zaman olmuyor. AVM’lerde de var sinema. Sineması var, kafesi var, şimdi bir de jimnastik salonu olmuş işte. Hepsi AVM’de de var. Gidelim o zaman AVM’lere, ne farkı var belediyenin kültür merkeziyle AVM’nin.

Yeniden tekrar ediyorum, kültürün gelir bütçesi olmaz. Mesela Kültür ve Turizm Bakanlığımız var ama kesinlikle bunun iki bakanlık olarak ayrılması lazım. Turizm bu durumda kültürü sömürmektedir. Turizmde bir şeyler satacaksın ama sen kültürü bu turizme göre yönetmeye başlarsan o kültür, kültür olmaktan çıkar. Güzel bir doğa parçasını ben burayı ne güzel satarım diye bakarsan oraya hemen plaj veya kafe yapmayı düşünüyorsun ki oraya insan gelsin. Ya da eski kiliseyi turizm açısından restore etmeye karar verirseniz onun daha şimdiden diskotek olacağını düşünmeye başlamışsınızdır. Bu tip kültür merkezlerinde gelir bütçesi olmaz, gelir düşünmeksizin yapılmalıdır. Belediyeye yük olacak gerekirse. O kadar da olacak. Başka yolu yok. Böyle olursa gerçek anlamda kültürel faaliyetler olur. Keşke öyle olsa ama bugün bu kadarına da şükür diyorum.

Sanat galerisi ön planda olmalı. Zaten en başında sanat galerisi merkezli kurulmalıydı CKM ya da başka kültür merkezleri. Mümkünse birkaç tane sanat galerisi yapılmalı. Şimdi bakıyorsunuz koridorlarda ya da boş bulunan yerlere asmışlar bir şeyler. Bir sanatçı koridorda sergi açmaz, doğru düzgün bir mekânda açmak ister. Sanat galerisi de ön planda ve kendini belli eden yerlerde olmalı. Salonların genel amacı sinema için tesis edilmiş. Ara sıra bir toplantı oldukça kullanılıyor ki belediye için açılıyor onlar da. Bu durum çoğu yerde böyle maalesef ama Kadıköy’de de böyle oluyorsa Kadıköy’ü de eleştirmeliyiz. Çünkü Kadıköy ‘Ben her yere benzemem, değişik bir ilçeyim’ diyor. O halde bu farklılığını göstermek lazım. Ben Kadıköy’de böyle bir şey isterdim. Mesela Yeldeğirmeni’nde kiliseyi restore ettiler ki güzel de yaptılar ve şimdi burada konserler veriyorlar, etkinlikler yapıyorlar. Ancak yine Yeldeğirmeni’nde Kadıköy’ün günümüze kalmış en eski tarihi Özen Sineması’nı TAK diye bir yere çevirdiler. TAK diyorlar oraya. O da ayrı tartışma konusu ama belediyenin bir etkinlik yeri oldu artık. Bir şey diyemem. Ancak o binayı doğru düzgün bir şekilde restorasyon projesiyle kurula götürüp, onaylatmanız ve ona göre bir şey yapmanız gerekir. Tescilli tarihi eserdir Özen Sineması. Siz orayı kaçak olarak tadil edip hangar gibi bir şey yaptınız. Hâlbuki orayı doğru düzgün restorasyon projeleriyle dönüştürüp, eski sinemayı da oraya koyarak istediğiniz şekilde kullanın. İster tiyatro olsun ister sinema…

Pazar günleri Yılmaz Erdoğan’ın BKM’de yaptığı Çok Güzel Hareketler Bunlar skeçlerini izliyorum. Çok seviyorum ve çok takdir ediyorum yaptığı şeyi. Küfürsüz bir komediyi böyle ekranlarda göstermek ve öğrencilerine kendi yazdıkları skeçlerle bunu yaptırması bence çok önemli. Orası nasıl Beşiktaş Kültür Merkezi’yse bu eski Özen Sineması da Kadıköy Kültür Merkezi olurdu. Özen Sineması da Yeldeğirmeni’nde köşede kalmış, belki iki yüz metrekare bir yerdedir. Küçüktü, bir balkonu da vardı. O yüzden fazla bir restorasyon masrafı da yoktur.. Antikasıdır, vitrayıdır falan yoktur. Orası hâlbuki böyle bir restorasyondan geçse ve bir şekilde tiyatro gruplarına ya da semtin başka etkinlik alanlarına kullandırılmış olsa ne güzel olurdu. Kadıköy’de yüz sene önce açılan nadir sinemalardandı ve günümüze kadar gelen tek sinemaydı. Özen Sineması dışında şimdiki Rexx Sineması’nın olduğu yerde Apollon Tiyatrosu yani Hale Sineması. Bir de Kuşdili Çayırı’nın oradaki Kuşdili Sineması vardı. Orası da şu an bir hangar. Tramvay deposuna çevirdiler. Kadıköy eğer ‘Ben başka türlü bir belediyeyim’ diyorsa bunu yapmalı.

Bana projeyi getirdikleri vakitlerde de CKM’nin ticari ağırlıklı olduğunu fark edip belirtmiştim. Ancak o zamanlar bunu istiyorlardı, bir gelir gider durumu düşünülerek hazırlanmıştı. Belediye burayı yapmalı ve daha sonra para harcamalı. Zaten sinemanın büfesi olur onun kirasıdır derken bir şekilde gelir kapıları da olacaktır. Ben jimnastik salonunu görmemiştim ama şimdi konuşuyoruz, belli ki AVM’ye dönmeye başlamış CKM. D&R’nin de kapandığını şimdi öğreniyorum. Neden kapattılar acaba? Hayal Kahvesi de kapanmış. Onu da bu yılbaşı öğrendim. Biz hanımla yılbaşlarında dışarıda, sokaklarda olmayı severiz. Kadıköy’den buna dair bir şey de beklerdim. Önceden Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül bunu iyi organize ediyordu, üşenmeden Nişantaşı’na giderdik. Güzel olurdu. Sarıgül’den sonra böyle bir şey yapan kalmadı. Kadıköy’e yakışırdı böyle bir yılbaşı etkinliği. ‘CKM’ye gideriz belki Hayal Kahvesi’nde bir şeyler içeriz’ dedim ama o zaman öğrendim ki kapanmış. Bir şekilde değişim geçiriyor belki ya da ayrı işletmecilere veriyorlar. Ticari şeyler tabi ki de bunlar. Kadıköy’de Barış Manço Kültür Merkezi’nin alt katındaki kafe de değişti. Kaç senedir orada duran bir adam vardı, galiba dört yüz lira fazla kira verdiği için yeni kişi ona verilmiş.

CKM’nin yerindeki eski kültür merkezinde bu bahsettiğim ticariliği göremezdiniz. Sergi salonları, konferans salonu gibi şeyler vardı. Her şey daha samimiydi. CKM’nin yeni koca binasında da zaten o üç altıgen binanın doldurduğu yer kadar kültür alanı ya vardır ya yoktur. Kalan kısımlar AVM’ye benzemiş. Yine de şükür diyorduk ancak bu değişimleri gördükçe CKM’de kültür biraz daha tıraşlanıyor gibi geliyor.

Budak’tan Bağdat Caddesi’ne doğru çıkınca sağdaki bir köşkün arkasında galiba Ozan, solda da Serdar vardı diye hatırlıyorum ama onlar daha iç tarafta kalıyordu. Caddebostan Migros’un tam karşısında değil de iki ev arkasında falan kalıyordu. Onlar daha küçük çaplı yazlık sinemalardı. Budak bayağı büyük bir alandı. Yabancı ağırlıklı filmler gösteriyordu ama yerli filmler de olurdu. Daha popüler filmler gelirdi diğerlerine göre. Ben de çok giderdim. O zamanlar Yeldeğirmeni’nde yaşıyordum ve sinema çıkışları da genelde eve yürüyerek dönüyorduk. O saatlerde vasıta olmuyordu. Yanımızda kızlar varsa otostop çekiyorduk bazen. Bazen kızlı erkekli de yürüyerek dönerdik. Budak’a gidelim diye özellikle çıkılmazdı, filme göre tercih ederdik ama Budak’ta da zaten en çok tercih edilen filmler olurdu. Kadıköy’de Budak Sineması, Kalamış’ta şu anda yerine otel yapılan (Wyndham Grand İstanbul Kalamış Marina Hotel) Sahil Sineması. Buralar ferah yerlerdi o yüzden yazlık sinema olarak tercih edilirdi. Kızıltoprak’ta İkizler Sineması vardı, o da geniş bir alandaydı. Ozan ve Serdar boş olan alanlara sıkıştırılmış gibiydi. Bu diğer saydıklarım büyük arsalardı. Moda’da Modapak Sineması vardı, şimdiki Dondurmacı Ali Usta’nın arka tarafındaydı. Büyük yazlık sinemalarda müzik grupları falan da çıktığı için daha çok tercih edilirdi.

CKM’ye sinema olarak pek gitmem. Bizim odanın toplantıları ya da panel olurdu, öyle giderdim. Sinema seyretmeye de gittim ama pek azdır. Diğer insanların da oraya sinema izlemek için gittiğini düşünmüyorum.

Seksenlerde sinemalar iyice çökmüştü. Doksanlardan sonra televizyona insanlar doyup yeniden dışarı çıkmaya başladı. İki binli yıllarda da AVM’ler ile tanıştık. Önceleri AVM sinemalarını çok yadırgadık ama sonraları o eski sinemaya hiç benzemediğini fark ettik. Eskiden oturduğunda dizin önündeki sandalyeye değerdi, rahatsız otururdun. Şimdi konforlu koltuklarda oturuyorsun. Bir tane büyük salon yapacağına, birçok küçük salon yaparak daha çok film oynatmaya başladılar. AVM sinemaları insanların taleplerini de değiştirdi. Ben artık oralardaki sinemaları seçiyorum. Burası da gerçi AVM sinema şirketlerinin ama belki çok ayak üstü değildir, o yüzden tercih eder olmadım. AVM’lerin bu ülkeye en büyük faydası taşradaki şehirlere sinemayı getirmiş olmasıdır. Belki tek tük istisnalar vardır ama İstanbul’un haricinde doğru düzgün sinema bulmak mümkün değildi. Taşrada sinema diye bir şey yoktu. İstanbul’da hem sinema mekânı vardı hem de alışkanlığı. AVM’lerin yönetmeliklerinde sinema da olmalı gibi bir yönetmelik de vardır belki. Böylece taşraya sinema gelmiş oldu. AVM’ye karşı da olsam bu tarafı güzeldir. Ben Yalovalıyım ve yarı yarıya orada da yaşıyor sayılırım. Bursa yolunda yolcular için yapılmış Özdilek AVM’si vardır. Yalova’nın içinde de küçük bir Kipa AVM var. Orada sinemaya gitmek İstanbul’a göre daha rahat. İnsanlar da gidiyor. Önceden orada yaşayanlara sinema deseniz anlamazdı ancak şimdi millet sinemayı öğrendi.

Daha değişik bir konu olacak ama Türkiye’de maalesef sürdürülebilir ekonomiyi kurmak çok zor, kurulamıyor. Onun için de Cumhurbaşkanı ne diyor nüfus artsın. Belki kendince hesabı vardır, haklı da olabilir. Ancak nüfus arttığı için de Türkiye’de binaya, daireye ihtiyaç oluyor. Bu kentsel dönüşümler de böyle bir yerde başlıyor. İnşaat yapıldıkça bir sektör oluşuyor. İnşaat sürdürülebilir bir ekonomi olarak görülmeye başladı. Hâlbuki inşaatı yaparsın ve biter. İnşaat sektörü bir fabrika gibi kabul edilmeye başlandı. İnşaat yapıldıkça insanlara istihdam açılıyor. Bu konu da siyasetin işine geliyor. Ama bu her siyasetçinin Türkiye’de yapacağı şeydir. Doğru düzgün üretelim, sürdürülebilir ekonomi kuralım diyen siyasetçi bir sonraki seçimde oy alamaz. Bunun dengeli bir geçişinin birileri tarafından yapılması lazım. Cumhuriyet tarihinden itibaren Türkiye’de iki sektör, siyasetçilerin sigortası olmuştur. Biri tarım, öteki inşaat sektörüdür. Bu ikisinde de yeteneksiz ve eğitimsiz insanlara iş bulabilirsiniz. O yüzden siyasetçilerin can simididir bu iki sektör. Tarım bir süredir zayıfladı. Tarımı daha çok doğu bölgelerinde yapmak lazım ama ülkenin bir nevi şanssızlığı olsa gerek o bölgelerdeki sorunlar tarım ve hayvancılıktan uzaklaştırıyor insanları. Terör var vs. derken insanlar korkuyor, kendi şehirlerine bile değil daha batı taraflarına İstanbul’a gelmeye başlıyor. Bu nedenle tarım ikinci plana itildi, sektör olmaktan çıktı. O yüzden inşaata daha fazla sarıldılar. O yüzden durmadan bir şeyler yıkıp inşa ediyorlar. İşte Kanal İstanbul çıktı bugün yarın başka bir şey olacak. Fakat bu durumda kuyruğunu yiyen kedi durumuna geliyorsun. Üçüncü Havalimanı inşaatı yapıyorsun, bilmem kaç bin kişi çalışıyor. Peki bitince ne oldu, o kadar bin kişi işsiz kaldı. O zaman şimdi de Kanal İstanbul yapacaksın. O bitince yine başka bir şeye başlanacak. İnşaat ihtiyaç dolayısıyla yapılır, mesela bir tesise ihtiyacın vardır yaparsın oraya gerekli olanı, sonra biter o iş. Bu durum bir sektör haline getirildi. Kentsel dönüşüm de bu inşaatların olması için bahaneleri haline getiriliyor. İyi niyetli bir kentsel dönüşümün olduğunu düşünmüyorum. İyi niyetle yapılsa belki güzel bir şeyler olur ama o da inşaatın devam etmesi için bahane oluyor. Nüfus artmasa, sabit kalsa inşaat da rant yapmaz. Bugün şuraya bir liralık beton dökseniz, kuruduğu andan itibaren beş lira etmeye başlıyor. Böyle bir rant kapısı inşaat. Rant olmasa kim inşaat yapsın. Ondan sonra “Aman benim beş katımı yedi kat yap” diye de tutturmaz kimse.

Ne yazık ki Kadıköy’ümüz için en kötüsü de buradaki köşkler hep yıkıldı. Mimarlık öğrencisiyken hatta daha da önceden, sokak aralarına girer köşkleri incelerdim. Hepsini bilirdim çevredeki köşklerin. Acıbadem de öyleydi, bizim Yeldeğirmeni’nde gezerdim. O köşkler gittikten sonra doksanlı yıllarda kalan köşkleri tescil etmek akıllarına geldi. Tabi çoğu geçmiş gitmiş oldu. Mesela Kurbağalıdere’nin yanında Boğaz’ın yalıları gibi yalılar varmış. Bir şekilde yıkıldı, yandı, geçti gittiler. Bağdat Caddesi’nin etrafındakiler de yitip gitti. Şimdi o köşklerin yerine yapılmış binaları da yıkıp daha büyüklerini yapıyorlar. Mahalle dediğimiz yapıdaki binalar ölçek olarak ağaç boyuyla yarışan binalardı. En azından insani ölçek budur. Bazen bina biraz ağacı geçer, bazen de ağaç biraz geçer. Eskiden yaşanılan şehirler böyleydi. Bir devir geldi. Zamanında bu ağaçlar kesildi, binalar dört beş katlı oluverdi. Şimdi onlar da yıkılıp daha büyükleri yapılıyor. Ölçek diye bir şey kalmadı, ağaçlar saksı bitkisi gibi kaldı bahçelerde. O tarihi cami minarelerine, kubbelerine önceden kafanı kaldırıp bakardın. Şimdi köprüleri falan bir kenara bırak, araba kavşakları bile kaç kat aştı caminin minarelerini. Ancak aşağı sarkarak görür oldun binaları. Ölçekler kayboldu. Şehir de şehirlikten çıkıyor. Beş katlı binalar yapıldığı zaman şunu düşünürdüm, şehircilikte “slum” denilen bir kavram vardı ‘ölü şehir’ anlamına gelir. On dairelik apartmanın on tane sahibi vardır, onlar öldükçe hepsinin de birden çok varisi vardır ve kişi sayısı çoğalır. On kişi olur yirmi, otuz kişi. Bu kadar insanı toplayamazsınız. Bazıları o binayı terk etmiştir, yurt dışına göç etmiştir belki. Binalara hükmedemez durumuna gelirsiniz. Varisler daireyi başka birine verir, o başkasına kiralar. Sonra buralar çöküntü bölgeleri haline gelir ve buna da Slum denir. Ben Bağdat Caddesi civarının Slumlaşacağını düşünürdüm. Ancak kentsel dönüşüm yasasıyla bu gerçekleşmedi. İlanla hal ediliyor iş. Bulunamayan sahibin parası bankaya yatırılıyor. Bulunan sahip alıyor parayı, binayı veriyor müteahhide. O da oraya yeni binalar yapıyor, sahibi nerede yaşıyor belli değil.