Kent Mektupları



İSTANBUL
Arif Atılgan
Yunanistan’ın Megara kentinden Byzas, kâhinlerden Körler Ülkesinin karşısında bir yerleşim kuracağını öğrenmiştir. Byzas MÖ 667 yılında şimdiki Sarayburnu’na gelir. Karşı kıyıda bugünkü Kadıköy’de Kalkedon adını taşıyan bir yerleşim vardır. Ancak Sarayburnu tarafı o kadar güzeldir ki Byzas karşı kıyıdakileri bu güzelliği göremedikleri için körler olarak vasıflandırmış ve orasının Körler Ülkesi olduğuna kanaat getirmiştir. Dolayısıyla kehanetteki yerleşimin de Sarayburnu’nda bulduğu güzel yerler olduğunu düşünmüş orada yerleşmiştir. Kendi adından dolayı buraya Byzantion adı verilir. Bizans Byzantion’dan türetilmiştir.
Bizans MÖ 196 yılına kadar Antik Yunan Kenti, MÖ 196-MS 330 yıllarında Roma İmparatorluğunun bir kenti olmuştur. MS 330 yılında Roma İmparatoru 1. Konstantin (MS 306-337) Bizans’ı İmparatorluğun başkenti yaptı. Kent, Konstantin’den dolayı Konstantinopolis yani Konstantin’in şehri anlamında anılmaya başlandı. Daha sonra burada, MS 395 tarihinde Doğu Roma İmparatorluğunun kurulmasıyla Roma İmparatorluğu ikiye bölünmüş oldu.  Konstantinopolis 1453 yılında Osmanlı Padişahı Fatih Sultan Mehmed tarafından fethedilinceye kadar sadece 1204-1261 yılları arasında Latin egemenliği altında kalmıştır.
Konstantinopolis önce 1. Konstantin’in inşa ettirdiği, kara tarafında Unkapanı-Yenikapı arasını bağlayan, deniz tarafında Sarayburnu’nu çevreleyen surlarla korunmuştur. Ancak günümüze kalan surlar daha sonra İmparator 2. Theodosius’un (MS 408-MS 450) inşa ettirdiği surlardır. Bu surlar Marmara Denizi ve Haliç tarafında deniz kıyısında devam eder, karada ise Haliçte Ayvansaray’dan Marmara Denizinde Yedikule’ye bağlanarak Konstantinopolis’i koruma altına alırlar. Konstantinopolis’in en belirgin oluşumları şimdiki Sultanahmet Camisi ile İslam Eserleri Müzesi arasında kalan Hipodrom ile Yerebatan Sarnıcı yanındaki Million taşından başlayarak Çemberlitaş’a, oradan Beyazıt’a ve Beyazıt’tan Yedikule Surlarındaki Altın Kapıya uzanan Mese Yolu idi. Konstantinopolis’in yüzölçümü 15.62 KM2 veya 1562 HE, nüfusu ise 50.000 civarında idi.
                                                              Bizans Ve Konstaninopolis
Bizans’tan itibaren bir dış mahalle konumundaki Galata ise Venedik ve Cenevizlilerin yaşam alanları olmuştur. Galata’da yaşayanların ve diğer çevredekilerin ortaçağ Yunancasında ‘kent’e’, ‘kent’te’ veya ‘kent’e doğru’ anlamında kullandıkları ‘İs-tin-poli’ sözcüklerinden bugünkü İstanbul kelimesi oluşmuştur. Ancak İstanbul Bizans’tan itibaren 165 in üzerinde birçok isimle anılmıştır.
                                                          Konstantinopolis Ve Galata
Kent, 1453 yılında Osmanlının hâkimiyetine geçmesinden sonra başkent ilan edilmiş ve ilk yıllar Konstantiniyye adıyla anılmıştır. Doğrudan sadrazama bağlı eyalet olan kent daha sonra Dersaadet adını almış, surların dışına da taşmıştır. İstanbul’un Anadolu Yakası İzmit Sancağına bağlanmıştır. İstanbul 1864 yılında Teşkil-i Vilayet Nizamnamesi ile vilayet olmuş, 1923 yılına kadar o şekilde devam etmiştir. İstanbul’un nüfusu Osmanlının son dönemlerinde 1.000.000 civarındadır.
1923 yılından sonra yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti zamanında bir süre Konstantiniyye adıyla anılan kent 28 Mart 1930 tarihinde çıkarılan Türk Posta Hizmet Kanunu ile resmen İstanbul adını almıştır. 1924 yılında Anadolu Yakasındaki Üsküdar il olmuştur. 1926 yılında ise İstanbul’a bağlı ilçe olmuştur. 1930 yılında Üsküdar ilçesinden Kadıköy ve Beykoz, 1987 yılında Ümraniye ayrılarak ilçe olmuşlardır. 1930 yılında çıkarılan 1580 sayılı Belediyeler Yasasına göre İstanbul’da il sınırları içersinde 10, dışında 6 olmak üzere 16 şube müdürlüğü oluşturuldu. Türkiye Cumhuriyetinin başkenti Ankara olmuştur.
İstanbul 1970 li yıllara kadar 1.000.000 civarındaki nüfusunu korumuştur.1973 yılında 1. Boğaz köprüsü inşa edilmiştir. Kırdan kente göç sebebiyle İstanbul’da nüfus artmış, oluşan trafik yoğunluğu 1. Boğaz köprüsünün inşasına ihtiyaç göstermiştir. Köprünün inşası ile hesapta olmayan gelişmeler olmuş, çevre yollarının etrafı kaçak yapılaşmalarla dolmuştur. Köprü İstanbul’a göçü ve kaçak yapılaşmayı azdırmış, 1985 yılında belediye sınırları içersindeki nüfus 5.475.982 olmuş ve 2. Boğaz köprüsüne ihtiyaç duyulmuştur. 1988 yılında 2. Boğaz köprüsü inşa edilmiştir.  2. Köprünün de çevre yolları kaçak yapılaşmalarla dolmuş ve 1990 yılında nüfus 6.629.431 e çıkmıştır.
Bu yapılaşmalar kentin oksijen kaynağı olan kuzeydeki orman alanlarını ve su havzalarını yok ederek oluşuyorlardı. Kuzeye doğru son yapılaşma 1999 Marmara Depreminden sonra olmuştur.  Zira depreme karşı güvenli zeminlerin bu bölgede olduğu açıklanmıştı. Dolayısıyla nüfus 2000 yılında 8.803.468 e çıkmıştır.
2000 li yılların ortalarında ise İstanbul iktidarın da isteğiyle yeni bir yapılaşmaya açıldı. Plan tadilatlarıyla yüksek yoğunluklu yapılar artık yasal şekilde inşa ediliyorlardı. İnsanlar göz alıcı reklamlarla güvenlikli, havuzlu sitelerde yaşamanın ayrıcalıklı bir yaşam şekli olduğuna inandırılıyorlardı. Kentleşme yeni bir şekle sokuluyor, mahalle kültürü yok edilerek site kültürü getiriliyordu. 20 yıl öncesine kadar insanların ava çıktığı yerlerde yüksek katlı, yüksek yoğunluklu siteler inşa ediliyordu.  2009 yılında nüfus 12.782.960 olmuştu.
İstanbul da bugün 39 belediye bulunmaktadır. Doğusunda Tuzla, batısında Silivri, kuzeyinde Karadeniz, güneyinde Marmara Denizi bulunan İstanbul 5343 km2 kara, 118 km2 göl alanı olmak üzere toplam 5461 km2 veya 546100 HE alana sahiptir. Nüfusu 13.710.512 dir.
                                       İstanbul’daki Yapılaşmanın Yeşil Alanları Yok Edişi
Mimarlar Odasında yönetici olduğum yıllarda, 08 Aralık 2005 tarihinde, İstanbul’u planlayan İstanbul Metropolitan Planlama Bürosunda İBB ile yapılan bir bilgilendirme toplantısına katılmıştım. O toplantıda tuttuğum notlara bakıyorum. İBB Başkanı Kadir Topbaş 2025 yılında İstanbul’u 22.000.000 olarak düşündüklerini söylemiş. İMP Başkanı Hüseyin Kaptan ise hoş bir benzetme yaparak İstanbul’un ‘kara delik’ gibi olduğunu Türkiye’nin İstanbul’a aktığını açıklamış ve O da İstanbul’u 20-25.000.000 olarak düşünmek gerektiğini ifade etmiş. Ayrıca İstanbul’un sayım dışı nüfusu olduğunu da bilgilendirmesinde belirtmiş.
Ülke Planından başlayıp Uygulama İmar Planında sonlanan planlama hiyerarşisinin yok edildiğini, kentleri veya bölgeleri ülke gibi kabul eden Çevre Düzeni Planı anlayışının getirildiğini eleştirip konuyu dağıtmayacağım. 2009 yılında hazırlanan 1/100.000 ölçekli Çevre Düzeni Planında İstanbul için ‘Marmara Bölgesi ölçeğinde çok merkezli dengeli kalkınma bağlamında İstanbul’un üstleneceği rol üzerine oluşturulan bir kurguyla’ ifadesi kullanılmıştır. Yani İstanbul artık tüm Marmara denizi çevresini içerecektir. Yine bu planda İstanbul’a hizmet sektörü getirilmişti. Sanayi vs İstanbul dışına çıkarılıyor, yakın çevre İstanbul’un çöplüğü haline getiriliyordu. Dolayısıyla ‘Marmara Bölgesi İstanbul için’ anlayışıyla planlama yapılıyordu. 2023 yılında nüfus 16.000.000 olarak düşünülüyordu. Doğrusu Kadir Topbaş ve Hüseyin Kaptanın 2005 yılındaki toplantıda tahmin ettikleri 20-25.000.000 nüfus daha gerçekçi idi. O takdirde sayım dışı kişilerle nüfusun rahatlıkla 30.000.000 u aşacağı belli olmaktadır.
Diğer yandan Avrupa yakasında Marmara ve Karadeniz’i birleştiren Kanal İstanbul, 3. Köprü ve çevre yolları, Avrupa Yakasında kuzeyde 3. Havaalanı ve yeni uydu kent, Anadolu Yakasında başka bir uydu kent projeleri hayata geçirileceklerdir. Bütün bu gelişmeler İstanbul’un Karadeniz’e kadar tüm alanı kaplayacağını göstermektedir. Sonuçta Kentin oksijen depoları ve su havzaları ortadan kalkacaklardır. Belki de bu durum düşünüldüğü için Trakya’daki Istranca Derelerinin ve Sakarya’daki Melen Çayının suyu İstanbul’a getirilmişti.

                                                          Yakın Gelecekteki İstanbul

 

                             3. Boğaz Köprüsü, İzmit Körfez Köprüsü Ve Yeni Çevre Yolları

Bunların dışında İzmit Körfez Köprüsü, Çanakkale Boğazı Köprüsü ve Marmara denizini çevreleyen kara yolları ve söylentisi yapılan demir yolları, İstanbul’u içersindeki Marmara denizini göl haline getirmiş dev bir kent olarak düşünmemize yol açıyor.
Açıkça görülüyor ki İstanbul markası kullanılarak tüm Marmara yerli ve yabancı emlak yatırımcılarına pazarlanmak istenmektedir.
Bugün tamamen Fatih ilçesi haline getirilen, Suriçi Tarihi Bölgesi olarak adlandırdığımız, Roma İmparatoru 2. Theodosius’un inşa ettirdiği surların içersinde kalan, Konstantinopolis adıyla anılmış olan yerleşimi ilk İstanbul olarak kabul edebiliriz. Byzantion’dan Konstantinopolis’e kadar geçen 1.000 yılda kent 4-5 misli büyümüş. Konstantinopolis’ten bugüne kadar geçen 1600 yılda ise 350 misli büyümüş. Yakın gelecekteki halini hesap etmek istemiyorum.
                                             Bugünkü İstanbul’un İçersindeki İlk İstanbul
Egoistliğime verebilirsiniz ama bana göre İstanbul’un en güzel yılları benim kuşağımın doyasıya yaşadığı 1960 lı yıllardır. O yıllarda boş alanları fazla, denizi temiz, akan dereleri olan ve en önemlisi mahalle kültürü yaşanan semtleri bulunuyordu İstanbul’un. Mahallelerin zenginleri ve fakirleri vardı, bugünkü gibi zenginlerin ve fakirlerin ayrı mahalleleri yoktu. O süreyi 1960 lı yılların 10 yıl gerisini başlangıç ve 10 yıl sonrasını sonlanma yılları olarak kabul ederek en fazla 30 yıla çıkarabiliriz. Aslında kültür, sanat ve birçok açıdan o yıllar tüm dünyada da en güzel yıllardı.
1950 li ve 1960 lı yıllarda her sabah gün ışımadan Yeldeğirmenindeki iki katlı cumbalı evimizin kapısının altından günlük gazetelerimiz atılmış olurdu. Yılmaz ve Metin ismindeki iki kardeş omuzlarındaki askıya astıkları kalın gazete kitlesi ile koşarak bu işi yaparlardı. Aybaşlarında, günün daha ileri bir saatinde evleri dolaşarak herkesle hesap görürlerdi. Bir gün onlardan birine rastlamış ve çocuk aklıma takılan şeyi sormuştum ‘ağbi niye bu kadar acele ediyorsunuz?’. Cevap olarak ‘Aslanım’ demişti  ‘Yeldeğirmenini bitirip Modaya gideceğiz. İnsanlar haberleri okuyup evlerinden çıkmalıdırlar.’ Neredeyse o yılların tüm Kadıköy halkına sabah uyanmadan gazetelerini yetiştiriyorlardı.. Geçtiğimiz günlerde trafik ışıklarının birinde onlardan birini gördüm. Arabalara dur, geç işareti yapıyor bahşiş bekliyordu. Yanına gittim ‘ne haber’ dedim. Beni tanımadı ‘ağbi kimse bahşiş vermiyor’ diye şikâyette bulundu. Eski günleri anımsattım, kardeşini sordum. Yüzü buruştu, ‘Metin 13 yıl önce öldü, yaşasaydı 76 yaşında olacaktı, ben 79 yaşımdayım’ dedi. İstanbul’un güzel yılları geçip gitmişti. Yaşadığımız yıllarıysa acımasızdı.
O yıllarda bu yıllar hayal bile edilemezdi.
ARİF ATILGAN NİSAN 2013